Anasayfa |e-mail           www.doganulkekul.com  
Roman Serisi

BOYALI KUŞ-İKİNCİ BÖLÜM (BEŞ)

Kaptanın Hatıra Defteri

BİR DENİZ ÜLKESİ SERENADI-ANILAR(7a)

Mailing List
Mail Listemize üye olun, Günün şiiri, makaleler ve sitemizdeki degğişiklikler e-mailnize gelsin
Ad Soyad:

Email:

BİR DENİZ ÜLKESİ SERENADI-ANILAR(7a)


(Devam)

Artık ben bütün ümidim ve beklentilerimle Ağustos ayına bağlanmış, âdeta kelepçelenmiştim. Günlerimin yirmidört saati hep ağustos, ağustos diyerek geçiyordu. Ah, bir haber çıksa ve sınava çağırsalar beni diye inim inim inliyordum.

Ama umutların ötesinde, karanlıklar içinde belli bir gerçek vardı ki onu o zamanlar bilmiyordum ve bilsem de hiçbir şey değişmeyecekti. İltimas deyin, torpil deyin, ne derseniz deyin ama okullarda gırtlaklarımızı yırtarak haykırdığımız imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz sözlerinin ve marşlarının ne kadar yalan, ne kadar yanlış ve ne kadar sahte olduğunun gerçeğini o yaşımda anlamam olanaksızdı. Bugün de bunları hala anlamış değilim ya.

Neye üzülüyorum biliyor musunuz, o ölümsüz, bazan da yaşanıldığına inanamayacağımız güzel günlerin, dostlukların ve arkadaşlıkların yaşandığı günlerin, bu şekilde heba edilmesi ne kadar acı veriyor insana. İşin ilginç yanı, bu iltimasla, bu torpille, bu sahtekarlıklar yaparak elinizden hakkınızı, paranızı ve gelecek güzel günlerinizi çalan insanlar da bir yere varmıyorlar, varamıyorlar. Allah izin vermiyor kısacası.

Ağustos geldi. Ağustos geçip gitti. Eylül de. Arkasından Ekim. Hiç bir haber yoktu. Sınavlar yapılmış, okula alınacaklar alınmış, derslerine başlamışlardı ama, ben hala sınava çağrılmayı bekliyordum.

Askerlik şubesine gidip ne olduğunu anlamak seçeneği işe yaramıyordu. Bazan daha giriş kapısında, çok zaman da içerideki görevli erlerin yüce katlarında(!) azarlanıyor, “gelseydi biz sana haber verirdik, yallah!” diye kovuluyordum.

Öyle ya, ben, bizler hiç bir şeyi doğru yapmazdık, yapamazdık zaten. O nedenle hata hep bizdeydi. Onlar ise işlerini hep iyi yaparlardı. Hep kovuluyordum Askerlik şubesinden. Bir dayak yemediğim kalmıştı. Bir gün de bir subayı (askerlik şubesi başkanıymış) o kadar kızdırmıştım ki –benim başvurum ne oldu, neden cevap gelmedi diye sorduğum için-nerdeyse beni dövecekti.

Canıma tak! demişti. Artık sınava katılmak, okula girmek gibi bir şansım kalmamıştı ama, hakkımı aramak istiyordum. Eğer bir eksiğim, okula girmemde sakıncalı bir durumum var idiyse, onu öğrenmek en doğal hakkım değil miydi?

Selim Ağabeye anlatıyordum bunları hep. Onun da sabrı tükenmişti artık. Bir sabah, işte çalıştığım sırada beni alıp babama götürdü. İşyeri de, babamın bulunduğu emniyet müdürlüğü ikinci şube müdürlüğü de Anafartalarda idi.

Selim Ağabey babama bütün olanları anlattı. “Bak” dedi, “bu çocuğu buralarda rezil etme. Akıllı, uslu, efendi bir çocuk. Tek isteği okumak. Askerliği de istiyor. Git şu askerlik şubesine, bak bakalım ne olmuş evraklara”.

Babam ertesi akşam beni rahmetli Albay Burhanettin Engin Bey’in evine götürdü. Burhanettin Bey’in evine birkaç gün önce hırsız girmiş, epeyce kıymetli eşyalarını çalmıştı. Babam bu olayla özel olarak ilgilenmiş, olaya özel bir ekip görevlendirmiş ve hırsızların kısa zamanda yakalanmasını sağlamıştı. Albay da babama büyük bir yakınlık duymuş, “Rıza Bey, ne olur, eğer bir gün benim de size yardım edebileceğim bir durum olursa, hiç çekinmeden bana söyleyin” demişti. Bunları babam bana yolda, Albayın evine giderken anlattı.

Rahmetli Burhan Bey uzun boylu, kır saçlı, sert görünüşlü ama çok babacan, şakacı, iyi bir insandı. O zamanlar ben anlamıyordum ama, biz tam bu işin ehlini bulmuştuk. Kendisi askerlik dairesi başkanıymış. Sonradan öğrendim tabii, bu askerlik şubelerinin hepsi O’na bağlıymış.

Biraz sonra evden ayrılırken, “Bakalım, bir soruştururuz” gibi çok alçakgönüllükle söylediği sözlerin sadece formalite gereği söylenmiş sözler olduğunu sanıyor, ertesi gün olacakların milyonda birini bile hayal edemiyordum.

Kendisinin arzusu üzere, ertesi sabah saat sekiz buçukta, İççebeci otobüs ve dolmuş durağında buluştuk. Bu arada şunu anlatmak benim için bir görevdir sanıyorum: Koskoca askerlik Dairesi başkanı Kıdemli Albay Burhanettin engin, şimdilerde en küçük rütbeli subayların, astsubayların, hatta neredeyse onbaşı ve çavuşların bile özel görev araçları olduğu halde, o zaman da bu makamın özel ve emrine verilmiş bir makam aracı olduğu halde, görevine dolmuşla gidip geliyordu. Dolmuş parasını da kendi cebinden vererek.

Bir de o gün, kendi dolmuş parasının yanında benimkini de verdi.

Tam Bakanlığın önünde idi dolmuş durağı. Orada indik. Kapıdan girerken nöbetçilerin ve askeri personelin çakı gibi selamları ve O’na gösterilen saygı hem dikkatimi çekti ve hem de askerlik ne demektir, bana biraz daha öğretti.

İkinci katta, köşede, kocaman bir odaydı, makamı. Heyecan ve şaşkınlığım arasında, pencereden görebildiğim kadarıyla, hemen yanımızda benim sık sık geldiğim askerlik şubesinin barakaları vardı. Dizlerimin titremeleri iyice artmıştı. Bakalım ne olacaktı. İnşallah başıma bir iş gelmezdi.

“Otur yavrum” dedi yumuşakça.

O sırada posta içeri girdi.Elindeki tepside iki çay, iki de simit vardı. Belli ki içeri girerken emrini vermişti. Posta çayın ve simidin birini önüme koyarken, benim “sağolun, ben istemem” itirazlarımı, yerinden kalkıp benim yanıma gelerek ve başımı okşayarak geçiştirmeğe çalışıyordu. “Doğan, sıkılma evladım, rahat ol. Bir gün inşallah sen de gelirsin buralara” diyordu. Ağlamamak mümkün müydü? Bu dünyada böyle insanlar da var mıydı Allahım.

Telefon eline alıp santraldan bir yer istedi. Sonra birisine hemen yanına gelmesini söyledi. Sesindeki otoriteli tonun arkasında biraz kızgın bir nüans vardı.

Kapı çalındı, arkasından hemen açıldı. Ve içeriye yaşlıca bir subay girdi. Rütbeleri iyi bilirdim. Rütbesi nedir, bakayım derken birden dizlerimin titremesi arttı. Heyecandan neredeyse nefes alamaz hale gelmiştim. Bu, beni hemen her gün kovalayan, azarlayan, hatta bir keresinde neredeyse dövecek hale gelen askerlik subesi başkanı olan albaydı. Önce bana çok sert bir bakışla tanıdığını belli ederek baktı, Burhanettin Albaya selamını verdi ve hazırol halinde “Buyrun Komutanım, beni emretmişsiniz” diyerek bekledi. Beni tanımıştı, bu kesindi, ama neden orada olduğumu henüz anlamamıştı.

“Albayım” diye başladı Burhanettin Bey, “bu çocuğu tanıyor musunuz?”

“Bilmem, pek emin değilim ama komutanım, nasılsa askerlik şubesinde görmüş gibiyim”.

“Güzel, şimdi dinle beni” diyerek durumu ona anlattı. Sesi tok, otoriter fakat yumuşak ve kibardı. “Şimdi senden bu başvuru ne olmuş, neden cevap gelmemiş, gelmişse nerede, sorularının yanıtını istiyorum. Bunu şahsen senin araştırmanı ve sonucu bana şahsen getirmeni bekliyorum. En kısa zamanda”.

Burhanettin Bey’in yumuşak halinden sanıyorum biraz şımarmış olan albay hemen atıldı. “Emredersiniz komutanım. Size sonucu hemen arzederim. Yalnız, biliyorsunuz bu insanları. Hiçbir şeyi tam yapmazlar, eksik evrak hazırlarlar, sonra da bizi suçlarlar. Bu terbiyesizi şimdi daha iyi hatırladım. Kaç kere bana gelip, işimiz olmadı, haber gelmedi diye.....”

Sözünü daha bitirmemişti, ama Burhanettin Bey –sonradan kendisini çok iyi tanıdım, bildim, çok sert bir asker, çok iyi bir komutan olduğunu öğrendim- böyle konuşmalara izin vermeyen tavrıyla ve bana ve babama olan inancıyla albayın sözünü kesti. Ayrıca ben O’nun misafiri idim ve böyle bir konuşma yapmak, kendisine hakaret etmek gibi bir şeydi.

“Bana bak albay” diye ayağa fırladı.” Terbiyesizlik etme. Ve git emrimi yapıp sonucu bana getir. Kendin getireceksin.”

On onbeş dakika sonra telefon çaldı. Arayan askerlik şube Başkanıydı. Biraz konuştular. Sonra Burhanettin bey “Defter ve yazıları alıp bana gel” deyip telefonu kapattı. Kalkıp yanıma geldi. Ben hemen ayağa kalkmak istedim. Omuzlarımdan bastırarak ayağa kalkmama engel olduktan sonra, “Bekle, şimdi gelecek senin kaybolan evrakın”.

Çok geçmeden albay, koltuğunun altında kalın ve büyük bir yeşil defterle geldi. Bu, işte o meşhur evrak kayıt defterlerinden biriydi. Koyu yeşil, köşeleri azıcık aşınmış, kocaman bir cellat gibi evrak kayıt defteri .

Tam orta yerinde bir kısmı açtı. Yazılı kağıtlar vardı ortada. Ve bunlar benim başvurumun kendileriydi. İlk gün götürüp onlara verdiğim dilekçem, ona ekli belgeler, vesikalık resimler falan.

Defterde kayıdım vardı. Her şey vardı. Ve de o günün tarihi vardı. Evrakları ilk götürdüğüm günün tarihi. Görevli yazıcı er benden kağıtlarımı almış, kaydetmiş ve orada öylece bırakmıştı. Unutulmuştu ondan sonra. Unutulup gitmişti. Benim askeri ortaokulu unuttuğum gibi. Hiç utanmadan, sıkılmadan, kendi başına, öylece.

Bunları o albay kendisi anlatıyor, biz de dinliyorduk.

Ben onları verdiğimde bana sımsıcak bir dost eli gibi gelen, yüzüme bir ümit, bir gülümseme veren o capcanlı kağıtların yerinde şimdi sadece hayal kırıklığı, insanlara ve devlete olan inancımın yokoluşu ve onlara bakan gözlerimdeki sımsıcak gözyaşları vardı.

Gözlerimin önünde, sisli bir deniz kıyısında, belli belirsiz gölge ve şekiller arasında, askerlik şubesi başkanının ezilip büzülen ve özür dileyen halleri; Burhanettin Beyin kızgın ve tok sesi; ve benim kaybolan subaylık hayallerim vardı. Uykudan uyanır gibi kendime geldiğimde, albay kapıdan çıkmış gidiyordu. Ben de kapıya yöneldim. Sanki benim işim bitmiş, gitmem gerekirmiş gibi. Gözlerim yerde, kapıya doğru yaklaşırken Burhanettin Bey,e doğru kaydı gözlerim. Utanarak, korkarak, belki de ağlayarak. İnanır mısınız, O’nun gözleri de benimkinden farklı değildi. Başımı tuttu. Ellerini öperek,

“Sağolun Albayım, zahmet oldu size. Ben artık gideyim izin verirseniz” dedim.

Güldü.

“Ne oldu, vaz mı geçtin? Her şey daha yeni başlıyor. Gel benimle” dedi.

Koridorlarda beraber ilerliyoruz. Yerler hep halı kaplı. O’nun eli omuzumda. Bana birşeyler anlatıyor. “Çok erken başladın hakkını aramağa ne yazık ki. Daha bu yaşta bir çocukken hak aramak durumunda olmak çok kötü. Ama unutma, dünya durdukça haksızlıklar olacak, ve hepimiz hakkımızı aramak zorunda olacağız. İlerde daha neler olacak, ne haksızlıklara karşı hakkını arayacaksın biliyor musun?”

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Kocaman bir kapı. İçerde koca bir oda. Bir yüzbaşı. Tertemiz üniforması var. Çakı gibi. Bir kocaman kapıyı açıyor. Ben ve Burhanettin Bey bir kocaman odaya giriyoruz. Kapıdaki tabelada Askeri Liseler Müfettişi yazıyor. Bizi ayağa sanki fırlayarak kalkıp karşılayan, önce Burhanettin Beye sarılıp uzun süre kucaklaşan, sonra da beni saçlarımdan tutup okşayan paşa, sonradan Kara Kuvvetleri Komutanı ve Genelkurmay Başkanı olacak olan Tuğgeneral İsmail Hakkı Tunaboylu idi.

Ben, Paşa’nın bana posta eri ile getirtip ikram ettiği çayı ve simidi yemeğe çalışırken, onlar da hararetli bir şekilde konuşuyorlardı. Sanırım konu benim durumumdu. Aradan bir on, onbeş dakika geçmişti ki Paşa yanıma geldi. Bir eli omuzumu okşuyor diğer eliyle saçlarımı karıştırıyordu. Bana güç vermek, cesaret vermek, belki de olanlardan özür dilemek istiyordu.

“Sen hala askeri okula gitmek istiyor musun?” diye sordu.

Hiç düşünmeden cevap verdim: “Tabii istiyorum efendim”.

“Tamam. O zaman beni iyi dinle. Seni bu yılbaşından sonra, ikinci devreden başlamak üzere Konya’ya yollayacağım. Bunu hak etmişsin zaten. Yalnız sınava da girmen gerek. Ama okul bu sıralarda sınav yapmıyor. O nedenle sen bu devre sonu iftihar listesinde olursan, onu sınav yerine sayarım. Devre sonuna fazla bir zaman kalmadı ama senin bunu başaracağından eminim” dedi.

Albay Burhanettin Beyle biz dışarı çıkarken, “Burhan Bey sanabilmen gerekenleri anlatacak. İşlemlerini hemen başlatmak için gerekli emir verecek. Ona göre hazırlanırsın. Okullar yılbaşı tatiline girince bana geleceksin. Karnenle ama” diyerek kolumu sıktı.

(Arkası var)

27/07/08


Daha Onceki Bölümler
BİR DENİZ ÜLKESİ SERENADI-ANILAR (7a)
Bir Kayıt Defterinin Yaptıkları.

BİR DENİZ ÜLKESİ SERENADI-ANILAR (7)
BİR DENİZ ÜLKESİ SERENADI- ANILAR(6)
BİR DENİZ ÜLKESİ SERENADI - ANILAR(5)
BİR DENİZ ÜLKESİ SERENADI - ANILAR(4)
BİR DENİZ ÜLKESİ SERENADI - ANILAR(3)
BİR DENİZ ÜLKESİ SERENADI - ANILAR(2)
BİR DENİZ ÜLKESİ SERENADI - ANILAR (1)
BİR DENİZ ÜLKESİ SERENADI- ANILAR
Bu Haftanın Makalesi
Günün Şiiri

GURBET

Günün Sözü

Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş açınız genişler.
I.BERGMAN

Atasözü

Doğduğunda sen ağlamıştın Herkes bayram etmişti
Öyle bir yaşamın olsun ki Öldüğünde herkes ağlasın, sen bayram et
.

 

© Doganulkekul.com 2003 Designed by Zafer ACAR